“Televizyon evimizin başköşesinde” demek, bize bir gerçekliği ifade ediyor. Yani televizyon sadece mekânsal olarak evimizin başköşesinde değil. Televizyon bizim hayatımızın başköşesinde. Televizyon hayatımızın neresini ne kadar işgal ediyor? Ya da televizyon bizi ne kadar esir alıyor? Ya da televizyon bizi ne kadar etkisiz hale getiriyor?  Bu sorular çoğaltılabilir ve her soruya farklı farklı cevaplar verebilir. 
 
Bence televizyon hayatı öldürüyor. Yaşamı kelimelere boğuyor, bu kelimeler o kadar özentisiz kullanılıyor ki dilin tadı kayboluyor. Televizyonla hayatımıza giren o kadar yabancı şey var ki bunların farkında bile olamıyoruz, bunlar adeta yaşamın doğalığını bozuyor. Hayatımız ve hayatımızda ki her şeyi (komşularımız, sokaktaki insanlar, yolculukları…) filmlerden, dizilerden,  çizgi filmlerden fırlamış karakterler gibi algılatıyor. Yalnızlaştıran televizyon evdeki gelenekleri yok etmekle kalmayıp sokağın kültürünü de bozuyor.
Devamını oku: Televizyon renkli değil sadece “siyah”

Ortadoğu’da esen rüzgârlar batılı ülkelerde fırtınaya dönüşüyor. Özellikle Avrupa’da adeta yeni bir 11 Eylül dalgası yaşanıyor. Avrupa’da öteden beri alışık olduğumuz cami saldırıları ve Müslümanlara yönelik ayrımcılık her geçen gün daha da artıyor. Almanya’da bugünlerde PEGİDA kısa adıyla Avrupa'nın İslamlaşmasına karşı örgütlen (diğinisöyley)en bir örgütün eylemleri konuşuluyor. 1912 yılında kabul ettiği yasayla Avrupa’da İslam’ı resmi olarak tanıyan ilk ülke olan Avusturya’da ise meclise sevk edilen yeni İslam Yasa Tasarısı konuşuluyor. Müslümanların hiç görüşlerinin alınmadığı tasarıda Avrupa genelindeki diğer düzenleme girişimlerinde de olduğu gibi güvenlik endişesi ön plana çıkıyor. Tasarıyla Müslümanlara yeni haklar verme görüntüsü altında var olan hakları ellerinden alınmaya çalışılıyor. Eğer tasarı yasalaşırsa 300’den az üyeye sahip olan camiler kapatılacak ve camilerin imar ve inşası için yurtdışından para transferi de yasaklanacak.

Devamını oku: İslamofobi tavan yaptı

Geçtiğimiz yıllarda Almanya’da cami saldırılarında ciddi oranda artış kaydedildi.  Bu Federal Parlamento’da bulunan Sol Parti’nin Federal Hükümete yönelttiği soru önergesi cevaplarından da açıkça anlaşılmaktadır. Soru önergesine verilen cevapta 2001 ile 2011 yılları arasında yılda ortalama 22 cami saldırısı yapıldığı belirtildi. Bu oran 2012 yılında ortalama 35’e, 2013 yılında ise ortalama 36’ya çıkmıştır. Acımasızca ve çok planlı bir şekilde uygulanan NSU-katliamları sonrasında artık Almanya’da camiler yanıyor. 

Devamını oku: Almanya'da Cami Yangınları ve Medya

Aylardır deyim yerindeyse iple çekilen gün gelir ve süper güç Amerika o çok süper olan her derde derman bombalarını IŞİD’e karşı kullanır. Şöyle bir baktığımızda medyaya maşallah herkes pek mutlu durumdan. Çünkü Amerika bir yere girerse orada hiçbir sorun kalmaz (!). Tıpkı 1963’te girdikleri Vietnam, 2001’de girdikleri Afganistan ve son olarak 2003 Irak işgali. Amerika’nın yaptığı neredeyse her türlü askeri harekât hiç de o meşhur filmlerinde gösterdikleri kadar başarılı olmamıştır. Tam aksine tamamen hüsran ile sonuçlanmıştır. 
Devamını oku: Bir Amerikan rüyası ve IŞİD

Tüketim ve insan. Günümüzde artık biri olmadan diğeri anlamsız.  Jean Baudrillard, “Tüketim Toplumu” kitabında tüketimi, “Tüketim etkin ve toplumsal bir davranıştır, bir zorlama, bir ahlak ve bir kurumdur. Tüketim tam olarak bir toplumsal değerler sistemi, bu terimin grup bütünleşmesi ve toplumsal denetim işlevi olarak içerimlediği bir toplumsal değerler sistemidir” olarak tanımlamıştır. 
Devamını oku: Tüketmek mi Tükenmek mi?

Komşularımız vardı. Paylaşılan sofralarımız, ikiye bölünen ekmeğimiz, paylaştıkça azalan dertlerimiz vardı. Evlerimiz küçük, içinde yaşanan her şey çok büyüktü. Sevinçlerimiz, bayramlarımız, başarılarımız, gülümsemelerimiz... Sokaklarımız vardı, çocukların koşturduğu, cıvıltıların yükseldiği. Top oynarken kırılan camlarımız ve ardından mahcup bir edayla “valla istemeden oldu” diyen çocuklarımız vardı.
Devamını oku: Kıyıdan Uzaklaşıyoruz

 

TV'lerin Ramazan programları her geçen gün daha fazla eleştirilir oldu. Eleştiriler daha çok programların hep aynı format, aynı dekor, aynı konu ve konuklar etrafında "kotarıldığı" etrafında yoğunlaşıyor. El hak doğrudur. Şunca yıllık özel televizyonculuk geçmişi olan Türkiye'de Ramazana ilişkin programların belli kalıpların dışına çıkamaması elbette bir sorundur. Bu sorunu irdelediğimizde diğer tüm sorunlarımızda olduğu gibi karşımıza tembellik, ucuzculuk, kolaycılık ve hepsinden önemlisi de "ilgisizlik" çıkıyor. 

Devamını oku: TV'de Ramazan

SFbBox by website