Magazin terörü - 29 Kasım 2018 

Amin Maalouf, “Afrikalı Leo” isimli eserinde Endülüslü Selma el Hürre’nin dilinden çarpıcı bir özgürlük-kölelik saptaması yapar. Granada’daki evlerinde Verda adındaki köleleri istediği gibi giyinebilmekte, hafif hareketler yapabilmekte, şarkı söyleyip dans edebilmektedir. Selma, “Ben özgürdüm, o ise köleydi. O nedenle karşılaştırılamazdık, eşit koşullarda değildik” der.

 

Özgür insan kendisini dini, ahlaki vb. kurallarla sınırlar; kölenin böyle mükellefiyetleri yoktur.

 

Özgür insan, kölelerin, ya da süfli yaratıkların, örneğin hayvanların hayatına merak duyar. Eski Roma’daki arenalarda tribünlere oturmuş özgür insan, ölmek ve öldürmek arasında bırakılmış köleleri, kendisinden çok uzaktaki canlıları güvenle ve keyifle izler. Sirkte, hayvanat bahçesinde, belgesellerde hep bizden uzaktakini izleriz, merakla, ilgiyle, ama güven içinde izleriz.

 

Sorun şurada: Modern dünya, köleleri özgürleştirerek eşitlemek yerine, özgürleri köleleştirerek eşitliği sağlıyor.

 

Arenadaki gladyatörü tribüne çıkarmak yerine, tribündekini arenaya indiriyor. Sirkteki maymun, hayvanat bahçesindeki domuz, belgeseldeki yılan aramıza karışıyor. Modern insan özgürleşmiyor; tüketimle, medyayla, sosyal medyayla, propagandayla, ideolojilerin, sapık cemaatlerin, süfli yaşam tarzlarının büyüsüyle köleleştiriliyor.

 

Magazin izlemek de biraz böyle değil midir? İnançlarımız, ahlakımız, geleneklerimiz özgür bireyler olarak bizi belli bir çerçevede tutar. O çerçevenin dışında, spot ışıklarının altında parıldayan, bizden olmayan hayatları, özgür insanlar olarak asla yaşamayacağımız hayatları, o hayatlardan çok uzakta olmanın verdiği güvenle seyrederiz.

 

Sinema ve televizyon modern insanın hayatına girdiğinde aktörler, aktrisler ve onların parlak yaşamları ulaşılamayacak, dokunulamayacak kadar uzaktaydı; bugün ise, karmaşık ilişkiler dünyası çoğu kişi için ulaşılabilir hayal olarak görülüyor.

 

Bizde de artık özgür insan ile süfli arasındaki perde yırtılıyor. Özgür ile köle, özgürlükte değil, süflilikte eşitleniyor.

 

Bundan bir müddet önce, bazı yarışma programları evlilik programları, kayıp aranıyor programları gibi televizyon şovlarının sunucu ve yapımcılarının PKK teröründen daha tehlikeli, daha tahrip edici olduğunu dile getirmiştim ve başıma gelmeyen kalmamıştı. Mahremiyeti yok eden, inançları, ahlakı sarsan, ailenin temeline sinsice dinamit koyan, milyonlarca insanı, özellikle de kadınları saatlerce ekrana kilitleyip adeta uyuşturan bu programları “masum”, yapımcılarını da “hayırsever”, “vatansever” olarak nitelendirenler bile çıkmıştı.

 

PKK’yı milletçe “düşman” olarak konumlandırıyoruz ve tehditlerine, tahribatına karşı tedbirliyiz. Ancak ekranlar aracılığıyla evlerimize kadar giren sinsi tehlikeyi “dost” sanmanın, “masum” sanmanın tedbirsizliği içindeyiz. Oysa PKK sadece kalleşçe saldırılar yapıp arada bir canımızı yakıyor; ekranlardaki sinsi terörist ise, çocukları, kadınları, erkekleri, aileyi, inancı, ahlakı, dayanışmayı, paylaşmayı ve daha nice özgürleştirici değeri yavaş yavaş tahrip ediyor, dinamitliyor, süflileştiriyor.

 

“Vatansever”, “hayırsever”, “masum”, “binlerce kişiye istihdam sağlayan” “işadamlarının” yapımlarıyla mahremiyet kavramı dönüşüyor, çıplaklık normalleşiyor, çarpık ilişkiler meşrulaşıyor; tüm değerler törpüleniyor. “Kayıp arama” ya da “evlendirme” gibi güya masum başlıklar altında, ya da “eğlendirme”, “yarıştırma” gibi maskelerin ardında bazen cahil, bazen ümmi Anadolu insanı, Anadolu kadını objektifin karşısında, spot ışıklarının altında, sahne dekorunun önünde masumiyetini ve mahremiyetini yitirip süfli bir seyirlik malzemeye dönüştürülüyor.

 

Evlerine televizyon sokmayan ya da televizyonu parçalayan delikanlı abilerimiz vardı; onlar bile karadelikte kayboldular, bu ilginç hikayelerini senaryo yapıyor, Youtube’da anlatıp takipçi kazanıyor, sosyal medyada binlerce tık alıyorlar.

 

Son iki asırdır bu toprakların dindarları/muhafazakarları modern teröre, medya terörüne asaletle ve cesaretle direniyordu; bugün ise çokları 15 dakikalığına şöhret olmanın peşinde koşuyor, her ne pahasına olursa olsun 125 bin lira nafaka almanın hayalini kuruyor.

 

Amin Maalouf aynı eserde, son Endülüs sultanının Granada’yı düşmana teslim edip giderken bir tepede durduğunu, şehrini son kez seyrederken ağladığını, annesinin de “bir erkek gibi savunamadığın şehrin için şimdi bir kadın gibi ağlıyorsun” dediğini yazıyor. Kadın ya da erkek, Allah hiç birimizi değerlerimizi savunamayanlardan, magazin terörünün katlettiği, elimizden kayıp giden değerlerimiz için ağlayanlardan eylemesin.


SFbBox by website