Önce aileyi korumak / 08 Kasım 2015

Hayatın değişmeyenlerinden birisi de değişimin bizzat kendisidir. Tabiî olarak hayat değişir, dönüşür, yeni sentezler ve yeni formatlar içerisinde kendisini yeniden üretir. Bu yüzden her türlü değişime karşı durmak anlamsız ve de imkânsızdır. Aynı şekilde her türlü değişime teslim olmak da manasız ve gayri tabiîdir.
 
Hayatın en zor meselelerinden birisi kuşkusuz değişim devam ederken onunla sabiteler ve değişkenler zemininde tutarlı, dengeli ve sürdürülebilir bir ilişki kurabilmektir. Aile hayatı da bunların başında gelir. Yeni hükümetin programı oluşturulurken hassasiyetle üzerinde durulması gereken hayatî bir meselemizden bahsediyorum. Zira kadîm aile yapımız tehlikeli sinyaller vermektedir...
 
Dünyanın bütün ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de aile hayatı din, gelenek, örf ve dolayısıyla sabit değerlerle hayatımıza giren yeni kültür ve trendler  arasında örselenmektedir. 
 
Malum, teknoloji insan hayatını kolaylaştırdığı kadar başkalaştıran bir casus kültür aracı olarak da hizmet görmektedir. Teknolojiyi üreten akıl, teknolojinin ürettiği kültürü de yönetmektedir çünkü. Bu akıl kutsaldan âzade, dünyevîliği merkez alan ibahiyeci bir akıldır. Sabiteleri dışlayan, sürekli yeniliği esas alan, her yeni olanı kutsayan, uniseks kıvamında hayatı örgütleyen profan bir akıl..
 
Doğası gereği evlenmeyi azami ölçüde geciktirmeyi salık vermektedir. Buna göre insan önce hayattan tadacaklarını bir aile sınırlaması ve sorumluluğu olmadan maksimum düzeyde yaşamalıdır. Çünkü evlilik insanı sınırlar, fedakârlık yapmasını gerektirir... 
 
Namus ahlâkı aleyhine özellikle de dizi ve filmler üzerinden algı operasyonları yürütür. İnsan cinsellik ihtiyacını evlenmeden de karşılayabilmeli anlayışıyla namahrem kadın ve erkeğin evlilik dışı birlikteliğini hem de seviyeli birliktelik diye normalleştirerek yaygınlaştırır. 
 
Bu vasata alışan insanlar dolayısıyla geç evlenmeyi tercih etmekteler. İlginçtir kaplumbağa hızıyla evlenen insanlar tavşan hızıyla da boşanabilmektedirler. 
 
Hayat içe yönelik değil dışa yönelik tasarlandığından özellikle de çalışan anneler evi bir sıcak yuva olarak değil zaruri ihtiyaçların giderileceği bir mekân olarak görmekteler. Çocuk sahibi olmak ertelenmekte, çocuk istendiğinde de bir ya da iki çocukla sınırlanmaktadır. Sonrasında çocuklar anne şefkatinden uzak, kreşlerde ve bakıcı kadınların merhametinde büyümeye başlamaktadırlar... 
 
Çağdaş anne ve babalar klasik anne ve babalara göre daha az fedâkar, daha az sabırlılar. Neden acaba?
 
Çağın hâkim postmodern seküler kültürü, insanı, senin cennetin de cehennemin de ancak yaşadığın zaman diliminde ve bu dünyadadır, ötesi yok felsefesine ikna eder. İnsanın ahiret beklentisi böylece zayıflatılır ve kimi yerde ortadan kalkar. O zaman insanın çocuk ve eş dahil başkalarının mutluluğu ve huzuru için fedakârlık yapmasının manasını da buharlaşır.
 
Sözün özü insan bencilleşir. Ben merkezli düşünmeye, planlar yapmaya başlar. Karşıdakine “seni seviyorum” derken bile sözün altında gizli bir cümle yatar. O da, seni seviyorum ama eğer sen benim sevgimin nesnesi olursandır. Bu da “Seni seviyorum” derken aslında “Kendimi seviyorum” demenin örtülü şeklidir.. 
 
Anne ve baba ahiret beklentisi olmaksızın kendi arzularını hayatın merkezine alarak yaşamaya başladığında bunun ilk kurbanı da maalesef çocuk ve aile hayatı olmaktadır.  
 
Yeni hükümetin aile meselesini ivedilikle masaya yatırması gerekir. Batı perspektifli tekliflerin iğvasına kapılmadan kendi kök değerlerimiz eksenli siyaset geliştirilmelidir..
 
Hükümet, aile bilincini okulda kazandıracak dersler koymalı, bu bilinci zayıflatacak içerikleri de hassasiyetle ayıklamalıdır. Bu meyanda televizyon dizileri sıkı denetlenmelidir. Geleceği kurtarmak bireyi ve aileyi kurtarmaktan geçer..

SFbBox by website